DİNİ KONULAR

Tanım

bu site de dini içerikler bulunmaktadır


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Kategoriler


HZ. MUHAMMEDİN HAYATI

12tl.gifcooltext50320207vx.gif12tl.gif
             
HZ. MUHAMMED'İN HAYATI
 
Hz. Muhammed Hicret’ten 52 yıl önce (Milâdi 570), Rebiülevvel ayının 17. gününde Mekke şehrinde dünyaya gelmişlerdir. Babası, Hz. Abdullah daha Hz. Muhammed dünyaya gelmeden, 25 yaşlarında vefât etmiştir. Annesi, Hz. Âmine’yi ise 6 yaşında iken kaybetmiştir. Küçük yaşta babasını ve annesini kaybeden Hz. Muhammed’i, dedesi Abdülmuttâlib himayesine aldı ve o zamana kadar kimseye verilmemiş olan Muhammed adını kendisine verdi. O da bir yıl sonra vefât edince, Hz. Muhammed’i amcalarından, Hz. Ali’nin babası Hz. Ebû Tâlib yanına alıp büyütmüştür. Hz. Muhammed Mekke’nin en büyük ailesi olan Hâşimiler’dendi.

Peygamberler, Peygamber olarak dünyaya gelirler ve o vazife için yaratılmışlardır. Peygamberlik gibi ağır bir emaneti yüklenmek için bir hazırlık devresi geçirirler, sonunda ilâhi vahye mazhar olurlar ve insanlara ilâhi emirleri tebliğe başlarlar.

Hz. Muhammed’in hayatı, Peygamberliğini açıklamaya emir alıncaya kadar; sade, temiz, çok dürüst ve yaşayışı da insanlığa örnek bir yaşayış idi.

Hz. Muhammed genç yaşlarında iken bütün Hicâz’da, daha Peygamberlik gelmeden önce, huylarının güzelliği ve her hususta emin oluşları dolayısıyla, Araplar tarafından “Muhammed’ül Emin” diye anılmaya başlanmıştı. Babasından mal, mülk, bir şey kalmadığı için bir hayli fakirdi; yalnız çok soylu bir aileden olduğu için çok itibar görürdü.

Hz. Hatice ile Evlenmesi
Kureyş hanımlarından olan Hz.Hatice ticaretle uğraşmakta idi. Çok zengin ve dul olduğundan, mallarını idare etmesi, ticaretini sürdürmesi için emin bir kişi olarak gördüğü Hz.Muhammed’i kendisine yardımcı seçti. Daha sonra Hz.Muhammed ile Hz.Hatice evlendiler. Evlendiklerinde Hz.Muhammed 25, Hz.Hatice ise 38 veya 40 yaşlarında idi. Hz.Muhammed’in, Hz.Hatice’den iki erkek, dört kız çocuğu olmuştur.Bütün evlâtları kendi zamanında âhiret dünyasına göç etti. Hayatta kalan tek evlâtları Hz.Fâtıma ise Hz.Muhammed’in, Peygamberlikleri zamanında Hicret’ten 11 yıl önce dünyaya gelmiştir.

Hz.Muhammed’in soyu çok sevdiği kızı “Ehl-i Beyt”ten olan Hz.Fâtıma’dan yürümüştür. Hz.Fâtıma’dan da, Hz.Peygamber’in çok sevdikleri “Ehl-i Beyt”ten olan torunları Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin dünyaya gelmişlerdir.

İlk Vahy’in Gelişi
Hz.Muhammed ilk vahy’in gelişini şöyle anlatıyorlardı:

“Hirâ dağında, adımın çağrıldığını duyardım; fakat çağıranı göremezdim. Derken bir gün melek göründü bana; kucakladı beni, göğsüne bastırdı, sıktı ve «Oku» dedi. Ben okumak bilmem dedim. Tekrar sıktı «Oku» dedi. Aynı sözü söyledim. Yine sıktı «Oku»” dedi. Ve Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini okudu:

“(1) Oku Rabbinin adıyla ki bütün mahlûkatı yarattı, (2) İnsanı da bir parça kan pıhtısından var etti; (3) Oku ve Rabbin, pek büyük bir kerem sâhibidir, (4) Öyle bir Rab ki kalemle öğretmiştir, (5) İnsana bilmediğini belletmiştir (öğretmiştir).” (Alâk 1-5. âyetler)

Bu âyetler Hz.Muhammed’e ilk inen sûrenin ilk beş âyetidir.Hz.Muhammed’e, Allah tarafından ilk vahiy Ramazan ayında nâzil olmuştur.

“Ramazan ayı ki onda Kur’ân inzal olunmuştur. Kur’ân nas için aynı hidâyettir; doğru yola götüren, hak ile bâtıl arasını ayıran açık delillerdir.” (Bakara 185. âyet)

Kur’ân-ı Kerîm, Hz.Peygamber ebedî âleme göçene kadar 23 yılda tamamlanmıştır. Nâzil olan bütün âyetler, Allah tarafından zaman zaman vahiy edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de; kulun, yani Peygamber’in Allah ile ancak vahiy yoluyla konuşabileceği anlatılmaktadır. Bu konudaki âyetler de şunlardır:

“Vahiyle veya perde ardından olması veya bir elçi gönderip ona kendi izniyle dilediği şeyi vahiy etmesi suretlerinden başka hiçbir suretle Allah’ın konuşması hiçbir insana müyesser olmaz. Çünkü O yücedir, işinde hakimdir.”
(Şûra 51. âyet)

“(192) Kur’ân şüphesiz Rabbelâleminin indirmesidir. (193-194-195) Sen Tanrı azâbıyla korkutanlardan olasın diye onu «ruh-i emin» açık olan Arap diliyle indirmiştir.”
(Şuarâ 192-195. âyetler)

“ (16) (Ey Muhammed)! Vahiy bitmesin diye acele almak için dilini kımıldatma. (17) Çünkü onu kalbinde toplamak ve lisanında kıraatini sabit kılmak bize aittir. (18) Sana Kur’ân-ı Kerîm’i kıraat eylediğimizde sen onun kıraatine tâbi ol. (19) Onu izah ve beyân yine bize düşer.” (Kıyâmet 16-19. âyetler)

Peygamber Oluşu
Hz.Muhammed 40 yaşlarında iken (Milâdi 610), yine Hirâ dağındaki mağarada halvette bulunuyordu. Bu sefer Allah tarafından, kendisini doğrudan doğruya Peygamberlik görevine çağıran, Kur’ân-ı Kerîm’in Müddesir Sûresi’nin 1-7. âyetleri nâzil oldu.

“(1) Ey örtüsüne bürünmüş Peygamber! (2) Kalk azapla korkut. (3) Rabbini büyüklükle an, (4) Elbiseni temiz tut. (5) Azâba bais olan şeyleri bırak. (6) Çok istemek üzere bir şey verme. (7) Rabbin için her şeye katlan.”

Gelen bu “vahiy”den sonra artık “vahiy”lerin arkası kesilmedi. Sürekli ve zamana bağlı olarak “vahiy” gelmeye başladı. Hz.Muhammed’in, Peygamberlik hayatı iki devreye ayrılır. Birinci devre Peygamberliğinin başlangıcından Medine’ye Hicret’ine kadar geçen 13 yıllık dönemdir (Milâdi 610-622). İkinci devre ise Hz.Peygamber’in Hicret’ten, Hak’ka vuslat edinceye kadar geçen 10 yıllık dönemdir (Milâdi 622-632).

Hz.Muhammed halkı İslâmiyete davete başladığında, erkeklerden ilk olarak Hz.Ali, kadınlardan da Hz.Muhammed’in eşi Hz.Hatice Müslüman olmuş; ona inanmışlar, uymuşlar ve ezeli îmanlarını izhâr etmişlerdir. Belli bir süre sonra da Hz.Muhammed; önce akrabalarını, ardından Safa Tepesine çıkarak tüm Mekke halkını, Allah’tan gelen emir gereğince açıktan açığa, Müslüman olmaya çağırmaya başladı.

Kardeşi, Veziri, Vasîysi, Halîfesi
Kur'ân-ı Kerim'in Şuarâ Sûresi’nin 214-216. âyetleri:

“(214) Pek yakın kavim ve kabileni (akrabalarını) Allah azâbıyla korkut. (215) Sana tâbi olan mü’minlere kanadını alçak tut. (Onlara karşı yumuşak davran, lûtufla muamele et) (216) Kavim ve kabilen sana karşı gelirlerse «-Ben sizin işlediklerinizden vâresteyim» dersin.”

Bu âyetler nâzil olunca Hz.Muhammed, Hz.Hatice’ye yemek hazırlatmış ve Hz.Ali’ye de; “Hâşim oğulları soyundan olanları çağırmasını” emir buyurmuşlardı.

Yemekten sonra Hz.Muhammed:

“Ben bütün insanlara, Tanrı elçisi olarak gönderildim. Ulu ve yüce Allah, mensub olduğum boydan, bana en yakın olanları korkutmamı buyurdu. Allah’tan başka yoktur tapacak demezseniz, sizi azâbından kurtaramam” buyurdular. Amcası Ebû Leheb; “Bizi bunun için mi çağırdın” dedi ve yakışmayacak sözler söyledi. Gelenler de dağılıp gittiler.

Hz.Muhammed, Hâşim oğullarını bir kere daha çağırdı. Yedirdi, içirdi. Sonra; “Ey Hâşim oğulları” dedi. “Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem olur” buyurdu. İçlerinden hiçbiri cevap vermedi. Genç yaşta olan Hz.Ali ayağa kalkıp; “Ey Tanrı elçisi! Bu işte ben sana yardım edeceğim” dedi. Hz.Muhammed; “Otur” buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Yine Hz.Ali’den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz.Peygamber, Hz.Ali’ye; “Otur” buyurdular ve Hz.Ali’ye hitaben; “Artık kardeşim, vasîyim, vezirim, vârisim ve benden sonra halîfem sensin” demişler ve toplantıda bulunan Hâşim oğullarına “Ali’ye itâat edin” buyurmuşlardır.

Hz.Muhammed’in getirmiş olduğu yeni din, Mekke’de büyük muhalefetle karşılaştı. Bilhassa Kureyş’in ileri gelenleri, Hz.Peygamber’in halkı İslâm’a davetine, şiddetle karşı çıktılar. Çünkü İslâmiyet puta taparlığı kaldırıyor, insan hakları üzerine birçok yenilikler getiriyordu. Bu durumda, Hz.Muhammed davetlerini bir müddet gizli tutmak zorunda kalmıştır.

Bu dönemde İslâm dînini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu, üst düzeyden mal ve canlarını vermekten çekinmeyen kişiler oldukları halde, onlarda bir müddet dinlerini gizlemek zorunda kalmışlardır.

Az zamanda yeni dinin müminleri çoğaldı. Bunlara “Tanrı’ya teslim olan” anlamına gelen “İslâm” denildi. İlk Müslümanlar çok ağır hakaretler, işkenceler gördükleri halde, îmanlarından, inançlarından asla dönmediler, kendilerine ve yakınlarına yapılan işkencelere tahammül ettiler.

Hz.Muhammed’in halkı Müslüman olmaya çağırışı, bulundukları mevki ve ellerindeki güçleri yitirebilecekleri kaygısıyla, Mekkeli müşrikleri (inkârcıları-inanmayanları) tedirgin etti. Kâ’be’den putlarının kaldırılmasının, ticaretlerini engelleyeceği ve bir takım alışkanlıklarına son verileceği için büyük bir tepki gösterdiler.

Bu ortamda Arabistan diyarı görülmemiş bir ahlâksızlık ve cehâlet içindeydi. Onun için Hz.Muhammed’den önceki Arap tarihine “Cahiliye devri” denir. Hz.Muhammed’e kadar Hak dîni Hıristiyanlıktı. Ancak Hıristiyanlık dîni, Tanrı görüşüyle de, hukuk sistemiyle de, artık insanlığın ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamıyordu.Müslümanlık, bütün Peygamberleri Allah tarafından gönderilmiş elçiler olarak kabul ediyordu.

Bu yıllarda İslâmiyet’i kabul eden, kimsesiz ve yoksul olan Müslümanlara; müşriklerin, inkârcıların yaptıkları cefâlar, eziyetler gittikçe artmaktaydı. Hz.Muhammed’in, İslâmiyet’e davete başladıklarının 10. yılında (Milâdi 620) o yılın Ramazan ayında, üç gün arayla amcası Hz.Ebû Tâlib ile vefâlı eşi Hz.Hatice vefât ettiler. Müslümanlar o yıla “Hüzün Yılı” adını verdiler.

Tarih: 18:14, 5/7/2007
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

islamın şartları

İslâm Dîni Nedir? 

Islâm dîni, Allah'in, son peygamberi Hz. Muhammed (asm) vasitasiyla bütün insanlara gönderdigi en son ve en mükemmel dindir. Islâm'in gelmesiyle, diger dinlerin hükmü sona ermistir.
 Islâm dînini kabul eden kimseye Müslüman denir.
Islâm'in en son ve Allah katinda yegâne mûteber din oldugu, Kur'an-i Kerim'de su sekilde belirtilir: 
"Bugün sizin dîninizi sizin için kemâle erdirdim. Sizin üzerinizdeki nîmetimi (lütuflarimi) tamamladim ve size din olarak Islâm'i seçtim (yalniz Islâm'dan razi ve ondan hosnûd oldum)".(el-Mâide, 3).
 "Kim Islâm'dan baska bir din ararsa, ondan [seçtigi dîni] kabûl edilmiyecektir ve o, âhirette hüsrâna [büyük zarara] ugrayanlardan [olacak]tir. "Allah katinda yegâne [hak] din Islâmdir."
(Âl-i Imrân, 19).
Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir? 
Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâm'i ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir.
 Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
 Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebepleri sunlardir:
 1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekûn bütün insanliga seslenmektedir.Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
 2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
 Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan,bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir. 
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler,bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile,bozulmadan durmaktadir. Netice olarak diyebiliriz ki: Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir. Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Islâm Dininin Özellikleri Nelerdir?
 Islâm dinini, sâir dinlerden ayiran belli basli özellikleri sunlardir:
 1 - Islâmiyet, her asra ve her insana hitab eder, getirdigi esaslar insanligin bütün ihtiyaçlarina cevab verir. Islâm'in bu cihansümûl özelligine Kur'an'da su sekilde isaret olunur:
 "Ey Muhammed!(sav) Biz seni BÜTÜN INSANLARA yalnizca müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik." (Sebe', 28).
 "Ey Muhammed!(sav) De ki: 'Ey insanlar, ben Allah'in HEPINIZ IÇIN GÖNDERDIGI Peygamberiyim'." (el-A'raf, 158).
 2 - Islâmiyet kolayliklar dînidir. Islâm'da insanlara yapamayacaklari veya yaparken zorluk çekecekleri isler yüklenmemistir. Kur'ân-i Kerîm'de Islâm'in kolaylik prensipleri su sekilde ifade edilir: 
"Allah, insani ancak gücünün yetecegi isle mükellef tutar..."(el-Bakara, 285) 
"Rabbimiz, bize gücümüzün yetmiyecegi seyi tasitma..."(el-Bakara, 285). 
"Allah, sizin için kolaylik göstermek diler, zorluk çikarmak istemez..."(el-Bakara, 185).
 Kur'an'da Islâm'in kolayliklar dîni oldugu bu sekilde açiklanirken Peygamberimiz de,(sav) bu hususta hadîs-i seriflerinde su prensipleri vaz'etmislerdir: 
"Ben ancak âlemlere rahmet olarak gönderildim. Azâb için, zorluk vermek için gönderilmedim... 
"Allah Teâlâ, beni sikinti ve zahmet verici ve bunu arzu edici olarak göndermedi. Fakat Allah beni, muallim (ögretici, bildirici) ve kolaylastirici olarak gönderdi...
 "Dininizin en hayirlisi, en kolay olanidir. Muhakkak ki din bir kolayliktir...
 "Ben size neyi yasak ettiysem, ondan çekinin; size neyi emretti isem, ondan gücünüzün yettigi kadarini yapin.
Sizden evvelki ümmetleri ancak mes'elelerinin ve Peygamberlerine karsi ihtilâflarinin çoklugu helâk etmistir. 
"Amelden gücünüzün yettigi kadarini yapin.
Siz ibâdetten bezmedikçe, Allah da sevab vermekten bikmaz.
 "Kolaylastiriniz, zorlastirmayiniz, müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.
 Hz. Âise Validemiz, Resûlüllah Efendimizin bu hususla ilgili tatibkatini su sekilde beyan etmislerdir: 
"Resûlüllah (asm) iki sey arasinda diledigini tercihte serbest birakildi mi, günah olmadigi müddetçe muhakkak onlardan en kolayini alirdi.Eger is günahsa ondan halkin en uzak bulunani Resûlüllah olurdu.
 Bütün bu hadîs-i serifler, Islâm dîninin ne derece uygulanmasi kolay hükümler ihtiva ettigini göstermektedir. Cihansümûl ve kiyâmete kadar pâyidar olusunda,bu kolaylik anlayisinin büyük yeri vardir. Islamiyet insanlarin dis görünüsten ziyade insanin iç görünüsüne bakmistir. Islâmiyet, ruh ile madde, dünya ile âhiret arasinda tam bir denge kurmustur. 
Yahudîlik beden zevklerini ve maddî faydalari ön plânda tutar. Mensuplarini hirsla dünyaya baglanmaga sevkeder. 
Hiristiyanlik ve Hind dinleri ise, sadece ruhu gelistirmeye, vücuda eziyetler çektirerek nefsin arzûlarini zayiflatmaya, dünya hayatini boslamaya önem verirler.
 Buna karsilik Islâmiyet, ruh ile beden, dünya ile âhiret arasinda tam bir denge kurmus; ne bedene, ne de ruha izdirap çektirmeyi esas almistir.Ikisine de ayni ölçüde deger vermis; herbirinin ihtiyaçlarini ayri ayri karsilamayi kabul etmistir. 
Kur'ân-i Kerîm'de,"Allahim, bize dünyada iyilik, âhirette de iyilik ver" âyeti, Islâm'daki dünya ve âhiret dengesini en iyi sekilde belirtmektedir. 
Islâm, ne dünyaya fazla deger vererek âhiretin,ne de âhirete agirlik vererek dünyanin terkedilmesine izin verir... 
Âhiretin dünyada kazanilacagini söyleyerek,"hiç ölmeyecekmis gibi dünya için, yarin ölecekmis gibi de âhiret için" çalisilmasini ister...
 Islâm'da ruhban sinifi yoktur. Herkes dinini gücü nisbetinde kendi ögrenmek zorundadir. Ibâdetleri ifa için, kul ile Yaratici arasinda aracilik yapacak, günahlari affettirecek imtiyazli bir seçkin sinifa yer yoktur. 
Islâm, bütün mânasiyle ahlâk ve fazîlet dîni oldugu gibi, en yüksek mertebede ilim ve hakikatin koruyucusudur. 
Islâm'in kolayliklar dini oldugunu gösteren, Asr-i Saâdet'te cereyan etmis pek çok vâkia vardir.
 Onlardan bazilarini burada zikredecegiz.
Enes bin Mâlik Hazretleri anlatmaktadir: 
"Nebî (sav) bir gün mescide girdi. Içeri girer girmez de gözüne mescidin iki diregi arasina çekilmis bir ip ilisti. 
- Bu ip nedir? diye sordu. Sahâbîler:- Bu, Zeyneb'in ipidir. Zeyneb, nâfile namaz kilarken ayakta durmaktan yorulunca, bu ipe tutunuyor, dediler.
 Peygamber (sav): 
- Hayir, (Ibadette böyle güçlük ihtiyâr olunmaz.) Bu ipi çözünüz. Sizden biriniz zinde ve nes'eli oldukça namazini ayakta kilsin. Yorulunca da hemen otursun. (... Ve namazini oturdugu halde tamamlasin.) buyurdu.
 Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den: 
Resûlüllah'a (sav) biri gelip: 
- Yâ Resûlâllah. Filânca bize namaz kildirirken o kadar uzatiyor ki, nerdeyse namazi terketmeyi
 ister hale geliyorum," dedi. 
Peygamber (sav) derhal cemaata hitaben bir konusma yaptilar. Onu hiçbir hitabesinde o günkü kadar öfkeli görmemistim. 
Buyurdular ki: 
- Ey insanlar. Sizler nefret ettiriciler misiniz? Her kim halka namaz kildirirsa hafif tutsun. Çünkü cemaatin içinde hasta, zayif, hâcet sahibi olanlar bulunabilir...
 Görüldügü gibi Peygamberimiz hiçbir zaman, insanlari dinden uzaklastiracak, sogutacak, nefret ettirecek davranislara kizdigi kadar baska hiçbir seye öfkelenmemistir.
Mü'minin vazifesi, Islâm'i insanlara daima güzel göstermek, onlari dine isindirip sevdirmek, kolaylastirmak, güçlestirmemektir. 
Utbe bin Âmir anlatmaktadir: 
"Kiz kardesim (Ümmü Hibban) Beytullah'i yaya olarak ziyaret etmeyi adamis, fakat sonradan buna güç yetiremiyecegini hissedince, mes'elenin Resûlüllah Efendimiz'den sorulmasini bana emretmisti.
 Ben Hazret-i Resûlüllah'a sordugumda, cevaben:
 - (Iptida) yaya yürüsün, (sonra) bineginin sirtina binip gitsin.. buyurdu... 
Hazret-i Enes'den (ra): 
"Nebiy-yi Ekrem (sav), iki oglunun arasinda, onlar tarafindan tasinarak yürütülen bir ihtiyar kimse gördü. 
'Bunun zoru nedir? Niye bir binege binmiyor?' diye sordu. 
Ogullari cevaben: 
- Yâ Resûlâllah. Babamiz yaya olarak Kâbe'ye gitmeyi nezretmistir. 
Bunun için böyle yürütüyoruz, dediler. 
Resûlüllah Efendimiz: 
- Süphesiz ki Allah, bu ihtiyarin nefsini azâblandirmakla yaptigi ibadetten müstagnidir, buyurdu ve ona,binegine binerek Kâbe'yi ziyarete gitmesini emretti."
 Abdullah bin Mes'ûd'dan: 
"Resûlüllah (sav), va'z hususunda, bize bikkinlik gelmesin diye halimize bakip ona göre gün ve saat kollardi." 
Câbir bin Abdillah anlatmaktadir: 
"Resûlüllah (sav)bir seferde idi. 
Derken üzeri gölgelendirilmis oldugu halde yaninda insanlar toplanmis bir adam gördü ve 'Onun nesi var' diye sordu. 'Oruçlu bir adam' dediler. 
Resûlüllah (sav) bunun üzerine:
 - Seferde oruç tutmak hâlis bir iyilik ve fazilet degildir. Allah'in sizin lehinize yapmis oldugu ruhsatlardan ayrilmayiniz," buyurdu. 
Asr-i Saâdet'te, adamin biri dagda buldugu suyu bol, topragi verimli issiz bir magarada kendi basina inzivaya çekilip,cemiyetin kötülüklerinden, fitne ve dedikodularindan kurtulmayi düsünür.
 Ancak kararini bir de Resûlüllah Efendimiz'e açmak, O'nun bu konudaki görüsünü almak ister.
 Huzura gelerek der ki:
 - Yâ Resûlâllah, ben bir magara buldum. Içinde suyu, önünde topragi var. Orada inzivaya çekilerek kendimi tamamen dünyevî seylerden tecrid etmeyi; uhrevî islere, ibadet ve taata vermeyi düsünüyorum. Bu hususta siz ne dersiniz?"
 Adamin cemiyet hayatini terkedip, ibadet için magarada inzivaya çekilme fikrine Allah Resûlü su ibretli cevabi verir: 
- Ben, Yahudilikle, Hristiyanlikla gönderilmedim. (Yani cemiyetten kaçma fikri onlara aittir.) Ben dosdogru olan Islâm'la gönderildim. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, magarada tek basina gündüz aksama kadar nafile ibadetlerle mesgul olmaktansa, cemiyet içinde sabah, yahut aksam, Allah için azicik yol yürümek, (Islâm'a hizmet için zahmet çekmek) dünyadan ve dünya içindeki herseyden kat kat hayirlidir.
 Ve sözlerine sunu da ilâve eder: 
- Cemaat içinde safta yer almaniz da, inzivadaki 60 sene ibadet ve namazdan hayirlidir...
 Cemiyeti terkederek inzivaya çekilmek isteyene, Allah Resûlünün verdigi bu karsilik, din düsmanlarinin Islâmiyetin insanlari cemiyetten el etek çektirdigi yolundaki menfî propagandalarina
 güzel bir cevab teskil etmektedir.
İslam'da Namaz Nedir?
 

Namaz; cemaat halinde eda edildiği zaman,
aynı saftaki müslümanı sosyal ve siyasi eşitliğe, evrenselliğe,
kardeşliğe ve diğer kardeşleriyle ilgilenmeye,
onları desteklemeye teşvik eder.

İslam'da namaz Peygamber Muhammed (s.a.v.)'e vahiy suretiyle anlatılmış, sınırları ve şekli belirlenmiş özel bir ibadettir. Biçimindeki herhangi bir değişiklik onu hükümsüz kılar. Namaz, formal olduğu kadar, bütün müslümanlara farz kılınmış bir disiplindir. Onu mü'minlere mecbur kılmakla İslam, mensuplarını disipline etmeyi amaçlamış ve Allah'ın varlığının sonsuz bilincini korumuştur. Namaz, zamanı bölümlere ayırarak müslümanı sağlıklı ve düzenli bir hayata alıştırır. Temiz suyla alınan abdestle o, tazeleyici ve temizleyici bir ameliye olarak kabul edilir. Ayağa kalkma, diz çökme, secde ve oturma değişimleriyle, aynı zamanda vücut içinde bir egzersiz görevi görür . Namaz maddi ve manevi itminanı ve ruhi hazzı beraberinde getirir. Zihni günlük işlerden uzaklaştırmak,

Allah'a ve O'nun emirlerine ve varlığına konsantre olmak, kendini mutlak ve evrensel hükümdarlığa yükseltmektir. İbadet eden kişi, bu gibi uygulamalarla hayata ve onun problemleriyle karşılaşmaya öncekinden daha hazır olarak çıkar. Namazın mahiyeti, dini ibareler yoluyla akla gelen fikirler, insanı arzu dolu kılar; onu hayırlı işlere yöneltir; kötüden kaçınmaya, dünyayı iyilikle doldurmaya olan azmini güçlendirir. Nihayet cemaat halinde eda edildiği zaman, aynı saftaki müslümanı sosyal ve siyasi eşitliğe, evrenselliğe, kardeşliğe ve diğer kardeşleriyle ilgilenmeye, onları desteklemeye teşvik eder (*). 

Kainattaki bütün varlıklar; güneş, çayır, çimen, ağaçlar, zikir halindedir. Sürü halinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar keyfiyeti bize meçhul bir tesbihat ile Allâh'a kulluk ederler. Bitkilerin ibadeti kıyam halinde; hayvanlarınki rükû halinde; cansız olarak isimlendirilen nesnelerinki de yere kapanmış vaziyette, yani secde halindedir. Sema ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyamda bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede bir kısmı da tespih ve tehlil'de... Ancak Allah'ın mü'minlere bir miraç olarak ikram ettiği namaz ibadeti ise bütün ibadetlerin camî (tamamını bünyesinde barındıran) bir muhtevadadır. Dolayısıyla gerçek namaz kılanlar yerde ve gökte tüm varlıkların yaptığı ibadeti içine alan bir ibadet yapmış olurlar. 

Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki:Namaz, yüce ve büyük olan Allah'ın rızasını kazandırır. Meleklerin sevgisine nail eder. Peygamberlerin yoludur. Mârifet nurudur. îmanın aslıdır. Duanın icabetine vesiledir. Amelleri makbul kılar. Rızka bereket getirir. Vücuda rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silahtır. Şeytanı uzaklaştırır. Ölüm meleği ile musallî arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada yaygıdır. Münker ve Nekir meleklerine cevaptır. Kıyamete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyamet günü olduğunda namaz kılanların üzerine bir gölgeliktir. Başına taçtır. Bedenine elbisedir. Önünde giden nurdur. İnsanlarla arasına getirilen bir perdedir. Rableri huzurunda mu'minlerin hüccetidir. Mizanda ağırlıktır. Sıratta geçiştir. Cennete anahtardır. Çünkü namaz tesbihtir, hamttır, tâzimdir, kırât ve duadır. Hasılı faziletli amellerin tümü, vaktinde kılınan namazdadır. (Tenbîhü'l-Gafilîn, 293) 

Namaz Nasıl Farz Kılındı?

Farzlar, Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e Cebrâil vasıtasıyla bildirilmiştir. Fakat beş vakit farz namaz, bunlardan ayrı olarak mirâc gecesi bizzât Cenabı Hak tarafından Âlemlerin Efendisi'ne bir hediye kabîlinden takdim buyurulmuştur. Başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, Musâ -aleyhisselâm-'ın semâda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ;"

- Yâ Rasûlallâh! Ben, senden evvel İsrâîl oğulları'nda tecrübe ettim. Elli vakte senin ümmetin de güç yetiremez!"

şeklindeki tavsiyesi dolayısıyla Rasûlallâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, o gece Cenâb-ı Hakk'a beş defa mürâcaat ve münâcat eyledi. Nihayet namaz beş vakte indirildi.

Hazret-i Mûsâ, Peygamber Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e ;"

- Buna da güç yetiremezler!" dediyse de Rasûlallâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-;"

- Bundan başka tenkîsi Rabbimden istemeye hayâ ederim." diyerek beş vakitte karar kıldı.Ancak Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in duâsı bereketiyle merhamet eyleyip namazı beş vakte indirmenin yanında o vuslat gecesi olan mirâcda Resûlü'ne şu müjdeyi de lütfetti:"Ey Resûlüm! Benim katımda söz asla değişmez. Bu beş vakit namazın karşılığında sen, elli vaktin ecrini alacaksın." (İbn-i Mâce, İkâmetü's salât, 194)

Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmetine bu beş vakit hususunda şöyle buyurur:Allâh Teâlâ buyurdu ki; "Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Kendi katımda verilmiş bir söz vardır. Kim o namazları tam vaktinde kılarsa, onu mutlaka cennete sokacağım. Kim de o namazları korumazsa, katımda ona verilmiş hiçbir söz yoktur."(İbn-i Mâce, İkâmetü's salât, 194),

 ORUC
Oruç, fecir (imsak) vaktinden günesin batimina kadar geçen süre içinde yeme, içme ve cinsel arzulardan uzak durmaktir. Akilli ve bulug çagina ermis bütün Müslümanlara Ramazan ayi içinde oruç tutmak farzdir. Hastalar, yolcular ve aybasi halindeki kadinlar sagliga kavustuktan veya eve geri döndükten sonra tutamadiklari oruçlarini kaza ederler. Oruç tutmak için en azindan kalp ile niyet edilmesi gerekir. (Ayrica dil ile söylemek sünnettir.) Bir insanin Ramazan orucu için sahur yemegine kalkmasi da bir nevi niyet anlami tasir. Kaza, kefaret ve adak oruçlari için ise mutlaka hem niyet etmeli, hem de hangi tür oruç tutulmak istendigi belirtilmelidir.
Oruç tutmaya gücü yetmeyen yaslilar, tutamadiklari her gün için fakirlere (fitre miktarinca) fidye verirler. Buna maddi gücü yetmeyen fakir yaslilar ise tövbe edip affedilmelerini dilerler. Oruç borcu ile ölenlerin yakinlari, eger ölünün vasiyeti varsa, kalan maldan onun adina fidye vermek zorundadir. Eger ölünün böyle bir vasiyet yoksa, yakinlari fidye verip vermemekte serbesttir. Ölü adina kaza orucu tutmak dogru olmaz.

                                     Orucu bozan seyler :
     Orucu bozan seyler ikiye ayrilir:
     A) Hem kaza, hem de kefareti gerektiren seyler:
     1- Gida sayilabilecek seyleri yemek, içmek, sigara, afyon gibi keyif veren maddeleri kullanmak, agza giren         yagmuru kasten yutmak, kar ve dolu gibi maddeleri bilerek yemek.
     2- Cinsi münasebette bulunmak (Bu durumda bosalip bosalmamak önemli degildir).
     Bunlari oruçlu oldugunu bilerek, kasten yapan kisinin hem 1 gün kaza, hem de ara vermeksizin 60 gün                  ardarda kefaret orucu tutmasi gerekir.
     B) Sadece kaza etmeyi gerektiren seyler:
     1- Çig pirinç, hamur, un ve bir defada çok miktarda tuz yemek (az tuz yenirse kefaret gerekir)
     2- Pamuk, kagit yemek, çakil, tas, toprak gibi maddeleri yutmak,
     3- Makata veya mesaneye ilaç vermek, genize gidecek sekilde buruna ilaç damlatmak, kulaga yag                        damlatmak,
     4- Agiza alinan suyu veya agiza giren yagmur, kar gibi maddeleri hata ile yutmak,
     5- Unutarak bir sey yedikten sonra, orucunun bozuldugunu zannederek yeyip içmek,
     6- Imsak vaktinin gelmedigini veya iftar zamaninin geldigini zannederek, yanilip bir sey yemek,
     7- Esine dokunma, öpme suretiyle inzal olmak (bosalmak),
     8- Kendi arzusu ile disaridaki sigara dumanini içine çekmek,
     9- Kendi arzusu ile agiz dolusu kusmak,
     10- Disler arasinda kalan nohut büyüklügündeki kirintiyi yutmak (daha küçük olan kirinti orucu bozmaz),
     11- Deri altina, kasa veya damara yapilan her türlü ilaç ve asilar,
     12- Sakiz çigneyip suyunu yutmak,
     13- Ramazan orucu disinda kalan diger oruçlari kasten bozmak.
Bu sekilde bozulan oruçlarda, sadece bir gün kaza orucu tutmak gerekir.
Orucu Bozmayan Seyler :
 1- Unutarak bir sey yeyip içmek,
 2- Çiçek asisi gibi deri üzerinden yapilan asilar,
 3- Kan aldirmak (vücuda kan verilmesi ise orucu bozar ve kaza gerektirir),
 4- Göze sürme çekmek veya ilaç damlatmak,
 5- Kendiliginden inzal olmak (bosalmak), cünüp olarak sabahlamak,
 6- Banyo yaparken kulaga su kaçmasi,
 7- Burundaki akintiyi (sümügü) bogaza çekip yutmak,
 8- Istemeden agza gelen kusmugu yine istemeden geri yutmak,
 9- Agza tükürügünü toplayip yutmak (orucu bozmasa da mekruhtur),
 10- Esi ile öpüsmek,
 11- Banyo yapmak (serinlemek amaciyla banyo yapilmasi mekruhtur),
 12- Abdest alma gayesi disinda agza su alip çalkalamak.
Orucu bozmayan seylerin yapilmasi kaza veya kefaret gerektirmez. Ancak bu sebeple orucun bozuldugunu zannederek yeyip içmek genelde kaza, bazen de kefaret gerektirir

ZEKAT

Kelime anlamiyla zekat; temizlik, artmak, bereketli olmak, iyi ve düzgün olmak manasina gelir.

Dini anlamiyla ise; nisap miktari zenginlige sahip olan Müslümanin Allah'in hakki olanlara verilmesini emrettigi belli miktarda mali vermesidir.Veren kimseyi cimrilik kirlerinden ve günahlardan temizledigi ve malinda berekete vesile oldugu için, kelime manasi ile dini manasi arasinda bir bag vardir.

Örfde, mecburi olmayan küçük bagislar için kullanilan sadaka kelimesi de, Kur'an'da ve hadiste zekat manasinda kullanilmistir.

Zekatin Hükmü

Zekat, hicretin ikinci yilinda, Ramazan orucundan sonra farz kilindi, Islam'in bes sartindan birisidir.Kur'an-i Kerim'de zekati emreden pekçok ayet vardir.Bunlardan birisi:

"Iman edip iyi isler yapan, namaz kilan ve zekât verenler var ya, onlarin mükâfatlari Rableri katindadir. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler." mealindeki Bakara Suresi, 277. ayetidir. Bu ayette beraber zikredilen namaz ve zekat kelimeleri Kur'an-i Kerim'de ayni ifade ile birçok yerde daha tekrarlanmistir.Bu ayetlerden bir kismi sirasiyla: Bakara Suresi 177. ve 271.,Enam Suresi 141., Tevbe Suresi 11. ve 60., Enbiya Suresi 73., Nur 37., Beyyine Suresi 5. Ayetleridir.

Iki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v)'in de bu konudaki hadislerinden birkaç örnek verelim:

"Islam, bes esas üzerine kurulmustur:Allah(c.c)' dan baska ilah olmadigina ve Muhammed (s.a.v)'in Allah'in peygamberi olduguna sehadet etmek, namaz kilmak,zekat vermek,Ramazan orucunu tutmak ve hacca gitmektir"        (Tirmizi Iman-3; Buhari Iman-1;Müslim Iman-21)

"Mallarinizi zekat ile koruyunuz.Hastaliklarinizi sadaka ile iyilestiriniz, bela dalgalarini dua ve niyaz ile karsilayiniz" (Büyük Islam Ilmihali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Yay.,Sy.435)

Zekatin dinimizdeki yeri nedir?

Zekat, dinin diregi olan Namaz ibadetinden hemen sonra gelmekte ve birlikte zikredilmektedir.Ikisinin birbirine baglanmasinin en mühim hikmeti, namazin dinin diregi, zekatin ise Islam'in köprüsü olmasidir.Namaz, dini koruyan, zekat asayisi temin eden Ilahi iki esastir.

Ebedi saadetin basta gelen sartlarindan biri olan zekat,öylesine kuvvetli bir iman asametidir ki; müminlerle kanli çarpismalara giren müsriklerin tevbe edip namaz kilmalari ve zekat vermeleri halinde , savas halinin kalkacagi ve eski müsriklerin bu alametlerle birlikte müminlerin din kardesi vasfini kazanacaklari bildirilmistir.( Tevbe Suresi 5.Ayet – "Haram aylar çikinca müsrikleri buldugunuz yerde öldürün; onlari yakalayin, onlari hapsedin ve onlari her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eger tevbe eder, namazi dosdogru kilar, zekâti da verirlerse artik yollarini serbest birakin. Allah yarligayan, esirgeyendir." )

Zekatin dindeki ehemmiyeti içindir ki; Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) 'nin vefatindan sonra halife seçilen Hz.Ebu Bekir (r.anh) , zekat vermeyenlerle savasmis ve bununla ilgili olarak söyle söylemistir:

"Allah (c.c) ' a yemin ederim ki, namazla zekatin arasini ayiranlarla mutlaka savasacagim . Çünkü zekat mali bir haktir.Allah(c.c) 'a yemin ederim ki;Resulullah (s.a.v) 'a vermis olduklari bir deve yularini dahi bana vermezlerse ,bu sebeble onlarla mutlaka savasirim" (Ebu Davud – Zekat:1)

Zekat Vermemenin Mesuliyeti

Gerek ayetlerde gerekse de hadislerde farz olan zekati vermeyenler siddetle tehdit edilmislerdir .Kur'an-i Kerim'de Ali Imran Suresi 180.Ayetinde "Allah'in, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasinlar ki o, kendileri için hayirlidir; tersine bu onlar için pek fenadir. Cimrilik ettikleri sey de kiyamet gününde boyunlarina dolanacaktir. Göklerin ve yerin mirasi Allah'indir. Allah bütün yaptiklarinizdan haberdardir." denilmistir.Peygamber Efendimiz Hazretleri (s.a.v) bir hadisi serifinde "Allah'in kendisine vermis oldugu malin zekatini vermeyen kimsenin mali, Kiyamet gününd, iki gözünde iki siyah nokta bulunan, dehsetli,zehirli bir yilan sekline sokulur ve bu yilan o gün mal sahibinin boynuna sarilir.Sonra agzi ile mal sahibinin çenesinin iki tarafindan yakalar ve 'Ben senin dünyada çok sevdigin malinim, ben senin hazinenim ' der" söylemistir. ( Buhari, Zekat:3 ; Ibni Mace, Zekat:3 )

Hac nedir?

 

Hac İslam'ın beş şartından biridir. İbadet amacıyla hac mevsiminde Kabe'yi ziyaret etmek ve orada yapılması gereken ibadetleri yerine getirmektir.

Bir Müslüman'ın ömründe bir kez hacca gitmesi yeterlidir.

                                           

Kabe, Saudi Arabistan'da Hz. Muhammed'in doğduğu yer olan Mekke şehrinde bulunmaktadır.

                      

Hac zamanı, Kurban Bayramı öncesi arife ve bayram günleri olmak üzere beş gündür. Bu zaman dilimi dışında yapılan hac ziyaretlerine  umre denir.

Hac, sözcük anlamı olarak dinlerin kutsal olarak saydıkları yerlere yapılan ziyarettir.

Hac ziyareti sadece Müslümanlarca gerçekleştirilen bir olgu değildir. İslam'dan önce de Mekke'de Kabe'ye hac ziyareti yapıldığı gibi, Hıristiyanlıkta ve Buda inancında da hac ziyaretleri vardır.  


Tarih: 18:02, 5/7/2007 Kategori: islamin sarti
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

dini güzellikler

 

allah_birdir.gif

x1pN1mp8dKYgTFlkMdXpzIUGwTKeUn4NFMF.jpg

 


Tarih: 17:27, 5/7/2007
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->